Hayat Yazmakla Roman Olmuyor | Tayfun Şahin

Hakkında

2000 Mayıs ayı. Tekirdağ’dan yola çıkıyorum. Saat gecenin 11’i. Kamyonun ön bölümünde yer yok. Kasasının içinde yolculuk yapıyorum. Başım bazen eşyalara çarpıyor ama olsun, mutluyum. İstanbul’a geliyorum. Benden önce İstanbul’a gelen kardeşim bir kast ajansı kurmuş. Onu ziyaret ediyorum. Televizyondan gördüğüm simalar gelip gidiyor. Kardeşimin ortağı ayrılıyor ve ben başlıyorum. İstanbul’da henüz daha ilk günler. Bir davete katılıyorum. Şaşalı bir mekan, Maydanoz Showland. Kırmızı halıda yürüyorum. Kameralar beni çekiyor. Havam o biçim. Yürümüyor sanki uçuyorum. Bir sürü güzel kadın. Soyunup dökülmüşler. Bir sürü şık erkek, sanki davete değil ceylan avına gelmişler. Giydiğim takım elbise ile davetliden öte garsona benziyorum. Oturmak için koltuğumu arıyorum. Bir ses duyuyorum. Televizyondan tanıdık bir sima, Cem Yılmaz. Benimle konuşuyor. Heyecanlanıyorum.
‘’Efendim’’ diyorum.
‘’Şefim bana yardımcı olur musun? Koltuğumu bulamıyorum.’’
‘’Bende davetliyim.’’ diyorum
‘’A pardon.’’ Diyor.
Sonra kendimi bir süzüyorum. Ara veriliyor dışarı çıkıyorum. Neredeyse boyumun iki katı güzel bir bayan grubumuza katılıyor. Herkesin elini sıkıyor. Bana bakıyor. Elimi uzatıyorum.
‘’Memnun oldum’’ diyorum. Alaycı gülümsüyor. Beni süzüyor ve cevap veriyor.
‘’Ben aynı şeyi söyleyemeyeceğim…’’
Köyden geldiysek o kadar da değil diyorum ve cevap veriyorum.
‘’Olsun benim gibi yapın, yalan söyleyin.’’
Sıkılıyorum, erken terk ediyorum. Günler geçiyor. Haftalar geçiyor. Kast işine iyice alışıyorum. İlk tanıştığım güler yüzlü sanatçı Kenan İmirzalıoğlu oluyor. Arkasından sesleniyorum.
‘’Merhaba, tanışabilir miyiz?’’
Boy oldukça uzun… Nerdeyse beline geliyorum. Arkasına dönüyor beni göremiyor. Aşağıdan el sallıyorum
‘’Buradayım…’’ Gülümsüyor.
Haftalar aylara dönüyor. Kast işinde artık çıraklık bitiyor, usta oluyorum. Türkiye’nin dört bir yanından oyuncu olmak isteyenler geliyor, şaşırıyorum. ‘’Bu insanlar çıldırmış.’’ diyorum. Sonra bir güç geliyor, yapımcı olacağım diyorum. Bir belgesel çekiyorum. Adına ‘’Kambuçkalar’’ diyorum. Yetmiyor, ‘’Bir Umut’’ diye program hazırlıyor ve kayıp çocukları arıyorum.
Ve İstanbul’un bana en büyük ödülü saydığım Deniz’i tanıyorum. Gözleri kocaman, içinde kayboluyorum. Esprileri süper hayran kalıyorum, Onunla zamanı mutlu ve su gibi tüketiyorum. Onunla hayatıma bambaşka bir anlam katıyorum. Ve bir Çanakkale gezisinde denizin kenarında, defterine yazıyorum.
‘’Benimle evlenir misin?’’
Cevabından korkuyorum. Ama koktuğum başıma gelmiyor, çığlık atıyorum‘’Yihhhuuuuu!’’ Elinden tutuyor yıllardır bana gelin aramaktan telef olan anneme götürüyorum.
‘’Al sana gelin, daha güzelini bulda göreyim.’’ Diyorum.
Annem kendi üslubu ile tebrik ediyor.
‘’Aferin ulan. Kedi olalı bir fare yakaladın.’’ E annem övmüş, gururlanıyorum.
Yüzükler takılıyor ben bir anne-babaya daha sahip oluyorum. Hayatımda iki değer oluyor. Beni hayata bağlayan iki değer. Annem ve Deniz… Ama yetinmiyorum. Bir eksiklik var, hissediyorum. Bunlar üç olmalı diyorum. Allah bu rakamı kutsal kılıp, dünyayı hava-kara-su diye üçe ayırdıysa, canlıları hayvan, bitki, insan yaptıysa, ölülere üç ihlas bir Fatiha okutuyorsa, en önemlisi Cennetin anahtarını üç kelimeye bağladıysa (La İlahe İllallah) bir bildiği var diyorum. Bunların üstüne bir de çocukluğumda misket oynarken kazanamadığımda kullandığım bir sözü hatırlıyorum.
‘’Allahın hakkı üçtür.’’
Cinemascope Dergisi’ni hayata geçiriyorum. Şimdi tamamlandım diyorum. Her şey güzel giderken 24 Haziran 2007 Pazar günü annemi yitiriyorum. Yaşamımdan en büyük parça gidiyor. Yanıyorum. Sıkılıyorum. Tuhaflıklar çöküyor üstüme. Doktora gidiyorum.
‘’Panik Atak…’’ diyor.
‘’Çaresi?’’ diyorum.
Tonla ilaç yutuyorum. Dergi sahipsiz, ben annesiz… Cihan’ı arıyorum.
‘’Benden fayda yok, sahip çıkar mısın?’’
‘’Kusura bakma ağabey biz dergiden çekiliyoruz. Yapacak hiçbir şeyimiz yok bundan sonra.’’
‘’Ya Cihan, günlerdir peşimde koştun, sana kapımı açtım bu mu olmalıydı?’’
Telefonun kapanış sesini duyuyorum. Allaha havale ediyorum. Ruh gibi dolaşıyorum. Yanan içimi buz gibi betonlarda yatarak soğutmaya çalışıyorum. Hayattan tat almıyorum. Deniz’e ilgi gösteremiyorum. Hatalar yapıyorum. Beni hayatta tutan bir değeri kaybetmekle kalmayıp ikinci değeri kaybetmekle karşı karşıya kalıyorum. Bir adam çıkıyor karşıma. Mesut Kara… Bir insan soyadına bukadar yakışırmış sonra öğreniyorum.
‘’Tayfun Bey derginizi sürekli okuyorum. Çıkmıyor. Üzüldüm. Uygun görürseniz ben yönetime geçmek isterim. Siz her şeyi bana bırakın.’’
İçimden gelen sese kulak veriyorum, bu adama güvenmiyorum. Kaçıyorum, kovalıyor. Kovalıyor, kaçıyorum. Sonra pes ediyorum. Bir değerimi daha kaybetmektense risk almaya karar veriyorum.
‘’Dergi senindir, iyileşene kadar iyi bak, çok hastayım.’’
‘’Sen merak etme, bana emanet.’’
3 ay sonra Cinemascope yeniden çıkıyor, seviniyorum. 2 sayı çıkıyor ki her şey değişiyor. Mesut Kara’nın gerçek yüzünü görüyorum. Derdi Cinemascope’u çıkarmak değil kendi çıkaracak derginin reklamını dergimde yapmak olduğuna şahit oluyorum. Benim bütün yazarlarımın yazılarını kesiyor, kendi yazarlarının yazılarını yayınlıyor. Yazarları sağcı-solcu diye ayırıyor. Toplantılarda beni gördüğünde ‘’Çık dışarı!’’ diyor. Gücüm yok uğraşamıyorum. Hastalığımdan çok Mesut Kara yüzünden kafayı sıyırıyorum. Tam bu zamanlar Cihan’dan telefon alıyorum.
‘’Ağabey sana bir işim düştü.’’

İşaret ve orta parmağımı şah damarıma götürüyorum.
‘’Allahım ne kadar büyüksün.’’ diyorum… Soruyorum,
‘’Nedir Cihan?’’
‘’D&R Mağazalarına iş başvurusu yaptım. Ama senin referansını istediler. Sen tamam dersen olacak.’’
Nefsimin iyi yanı ile kötü yanı arasında kalıyorum. Ama annemin ‘’Sana uzanan eli çevirme’’ sözünü hatırlıyorum, ‘’Tamam’’ diyorum. D&R referansımı kabul ediyor ve onaylıyor, mutlu oluyorum. Bursa’da İpek Yolu Festivali başlıyor, gidiyorum. Sinemamızın efsane emekçilerinden Sadi Çilingir Ağabeyim ve değerli eşi ile aynı masada kahvaltı yapıyorum.
‘’Sadi Ağabey, ben bu Mesut Kara’nın görevine son vereceğim ama korkuyorum. Adamın neler yapabileceğini ve atacağı iftiraları tahmin bile edemiyorum.’’
Festival dönüşü Mesut Kara’ya bir mail atıyorum.
‘’Hocam çalışmalarınız için teşekkür ederim, ama artık sizinle çalışmamız imkansızlaştı.’’ diyorum. Diyorum da, sanki adama küfür ediyorum. Adam hemen her gün sayfalar dolusu hakaret dolu yazılar yazıyor ve önüne gelene atıyor. Tek bir site bu aslı olmayan iftiraları yayınlıyor. www.sadibey.com. Benim daha 4 gün önce derdimi anlattığım Sadi Ağabey’in sitesi, şaşırıyorum. Mesut Kara’yı Allaha havale ediyorum. Sadibey.com’a dava açıyorum. Avukatım arıyor.
‘’Site Sadi Çilingir adına kayıtlı değil. Can Burak Çilingir adına kayıtlı. Ne yapalım?’’
Geçmişten bir sahne hatırlıyorum. Sadi Çilingir sitede yazısını yazarken benim onunla konuştuğumu hatırlamamıştı ama ben onun bana söylediğini hatırlıyorum.
‘’Bizim oğlan okulda yüksek lisans yapıyor. İşi zor.’’
Ve bunları bana söylerken gözlerinin içi gülüyordu. Oğlu ile gurur duyuyordu. Hakkıydı.
Avukata soruyorum.
‘’Ne olur dava açsak?’’
‘’Yani mutlaka maddi ceza alır. Asılsız suçlar ve hakaretler var. Mahkeme uzun sürebilir. Zorlarsak kendisine de ceza verdirebiliriz. Bilişim suçları artık eskisi kadar basit değil.’’
Düşünüyorum… Bir baba ve bir oğul…
‘’Tamam, vazgeçelim davadan boş verelim.’’ Diyorum.
‘’Ama Tayfun Bey yazılanlar çok çirkin. Bir yazısında resmen ‘’Senin panik ataklı olduğunu herkes biliyor.’’ Yazıyor. Bu çok saygısızca!’’
‘’Boş ver avukat, Mesut Kara’ya dava açıyoruz. Yazan O!’’
Gsm operatöründen konuşma kayıtlarımız geliyor. Bütün delilleri sunuyorum. O ne? Mesut Kara’nın kankası Barış Bardakçı beni arıyor.
‘’Ya gelin barışın.’’
Telefonu Mesut Kara alıyor. Daha konuşmasına bile fırsat vermiyorum.
‘’Sen ne şerefsiz bir adamsın be! Sana kapımı açtım. Günlerce bana yalvardın. Bumuydu karşılığı rezil adam!’’
Panik atağım gelmiş kendimi durduramıyorum. Mesut Kara telefonu kapatıyor. Mırıldanıyorum.
‘’Ulan şerefsiz, dilerim Allahtan öyle bir bela bul ki sana ve senin gibilere kapak olsun.’’
Deniz’i ihmal etmelere devam ediyorum. Kızın canına tak ediyor ve yüzüğü atıyor. Gurur yapıyorum. Keyfin bilir deyip geçiştiriyorum. Evlerinden ayrılıyorum. Bunun hayatımın en büyük hatası olacağını bilmiyorum. Bilemiyorum…
Beni hayatta tutan bir değer daha yok oluyor. Tükeniyorum. Bitiyorum. Son gayretimle Cinemascope’a sarılıyorum. Deniz’in yokluğu panik ataktan beter. Geri dönüş yolları arıyorum. Ama her girdiğim yol çıkmaz oluyor, başladığım noktaya geri dönüyorum. Hayatına başka birisi girmiş, duyuyorum. Annemin acısına bir de sevdiğimin acısını katıyorum. Bir sabah telefon alıyorum. Işıl beni arıyor.
‘’Tayfun yetiş, Mesut Kara felç geçirdi, sanırım ölüyor. Taksim İlkyardım’dayız.’’
Duruyorum. Düşünüyorum. Nefsim beni zorluyor. Annem yine aklıma geliyor. Gidiyorum. Ama o firavun kibrinden ölüm yatağında bile vazgeçmemiş, görüyorum. ‘’Adalet yerini buldu ya, yeter…’’ diyorum. Çıkıyorum.
Tam bir yıl sonra yine bir Haziran ayında annemin emanet ettiği kardeşini, dayımı kaybediyorum. Sanki birileri iplerimi eline geçirmiş oynuyor, dur diyemiyorum. Biri çıkıyor karşıma. Yemyeşil gözleri, bütün masumluğu ile… Bütün hayatımı sıfırlıyor, ona endeksli kuruyorum. Sanki yeniden doğuyorum. Ama hayır! Aslında yok oluşumun temellerini atıyorum. Ben onun hayatını düzene sokmaya çalışırken en ihtiyacım olduğu bir gün ihanetiyle vuruluyorum. Yinede vazgeçmiyorum. İnsanız hata yaparız diyorum. Ne yapsa, ne kadar vursa görmüyorum. Seviyorum… Ama durmuyor, vurdukça vuruyor. Bir gece annem yine rüyama giriyor, benimle konuşuyor. Her zaman boğuk gelen sesini o gece net duyuyorum. Söyledikleri ta çocukken bana söylediği cümleler;
‘’Bir gün ne olursan ol, kim olursan ol insanlara daima ikinci bir şans ver. Eğer bu sevdiğinse üçüncüyü de ver. Ama dördüncüyü asla…’’
Uyanıyorum. Sağ elimi kaldırıyor ve parmaklarımla yaptıklarını sayıyorum.
‘’1, 2, 3, 4, 5… Oooo sen limiti doldurmuşsun…’’ diye mırıldanarak yataktan fırlıyorum. Bir toprak buluyorum. Kazıyorum ve onu oracığa gömüyorum…
Evimi değiştiriyorum. Çevremi değiştiriyorum. Nefsimi değiştiriyorum. Tüm bunlar yaşanırken hala Cinemascope’u ayakta tutma savaşını sürdürüyorum. Oda giderse ölürüm sanıyorum. Bir sabah basın gösteriminde Sadi Çilingir’i görüyorum.
‘’Sadi Ağabey, bir baba olduğun için davamdan vazgeçtim. Ama benimde bir babam var. Ve oğlu için yazılan bir sürü yalan haber sitende hala duruyor. Kaldıracak mısın? Yoksa ben dava açayım mı?’’
Sağ olsun kaldırıyor. Bu anlarda dergide editörüm Deniz Akçadoğan. Ankaralı. Bana bir mail atıyor. Yazmak istediğini, sinemayı çok sevdiğini anlatan… Ailevi yaşadığı sorunlardan ve gördüğü psikolojik tedavilerden de bahsediyor. Saatlerce sohbet ediyoruz. Bu arada Amerikalı bir şirket yıllardır besleyip büyüttüğüm Cinemascope markasına talip oluyor. Sat diyor, satmam diyorum. Markama itiraz ediyor. Karşılık veriyorum. Koskoca katrilyonluk bir şirket ve ben… Direniyorum. OTDÜ itirazı haklı buluyor. ‘’Sende itiraz et ama para yatırman gerek.’’ diyor. Bir yatırıyorum, iki yatırıyorum ama üçüncü olmuyor. Bir tek değerim kaldı onu da kaybediyorum. Sonra düşünüyorum, ne için bunlar. Neden kendimi bu kadar yoruyorum. ‘’Tamam.’’ Diyorum. Son değerimi de hiç hak etmediği düşük bir bedele veriyorum. Sonra bir internet sitesinde Deniz Akçadoğan imzalı bir yazı okuyorum.
‘’Ben dergi yazarı olmak istedim. Bunun için dergiye başvurdum. Ama derginin sahibi bana bunun için yatma teklif etti.’’
Nedense şaşırmıyorum. Bağışıklık yaptı sanıyorum. Deniz Akçadoğan’ı arıyorum.
‘’Sana bir kapı açtım. Galalarda, davetlerde gezdirdim. İstanbul’a geldin derdini dinledim. Neden bunu yaptın?’’
‘’Bu konuda konuşmak istemiyorum.’’ Diyor ve telefonu kapatıyor.
Yazıyı tekrar okuyorum. O ne? Yazının altında bir yorum… Tanıdık bir isim imzalı. Mesut Kara… Acı bir gülümseme ile yüzümü kaplıyorum. E bende bir yorum yazayım diyorum.
‘’Deniz arkadaşımızın bahsettiği kişi benim. Anlamadığım bir konuyu kendisine telefonda sormak istedim cevap vermedi. Buradan sorayım. Ben madem bu kadar şerefsiz biriysem, neden benimle 4 ay çalıştı. İki çelişki var. Ya ben ona böyle bir teklifte bulunmadım yalan söylüyor, ya da editörlük yaptığına göre benimle yattı. Ama ben hatırlamıyorum.’’
Bu yazımdan tam 1 saat sonra yazı yayından kaldırılıyor. ‘’İnsan lekelemek bu kadar kolaymış.’’ diye mırıldanıyorum. Ama bir karar alıyorum. Yeni bir marka oluyorum.
Allah vefalı, affedici, rahman, biliyorum. Bu sebeptendir ki bundan sonra, bana haksız yere dil uzatacak, beni üzecek kişiyi Allaha havale etmeyip kendim ilgileneceğim diyorum.

Bunun için! Şu an! Yüce Allahın huzurunda YEMİN EDİYORUM!
tayfun@cinemascope.com.tr

haberler haberler